28 Ekim 2012 Pazar

tengi'nin selamı var

Kimsenin beğenmediği filmin oynandığı salonda neden tek kişilik yer olmaz? Böylesine mi mecburi bu yaşam. Ölümün seferi halinde, insan neden hep boş bir seyir halinde?
Var edebiliyor muyuz kendimizi sorusunun bir cevabı yok. İleri ya da geri. Boka saplanmak için yeteneksiz bir karganın kılavuzluğuna ihtiyacı yok insanlığın. Zaten bokun kokusunu takip ediyoruz mütemadiyen. Para değil mi hep daha çok aradığımız? Hangi köşede karşımıza çıksa da zengin olsak dediğimiz. Bütün kavramlarımızı onun üzerine kurmadık mı?
Bir gün kafamızı klozete sokacak bu dünya. ''Al!'' diyecek, ''İstediğin kadar para''. O kokuda kendi iğrenç hayalimizin çokluğuyla boğulurken, ölmeye en yakın anda anlayacağız para'nın aslında bir kağıt parçasından öte bir anlam yaşımadığını. Sonra öleceğiz.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Erol Günaydın

Ne acı ki dün aklımıza gelmiyordu Erol Günaydın'ı anmak. Belki gitmeseydi bu diyarlardan, bugün de gelmeyecekti. Ne acı ki tüm güzel oluşları, zıtlarında hatırlıyoruz. 
Galatasaray Lisesi'nde tiyatroya başlayan o kocaman adam, el sallayarak gitti. Ne güzel ki nefes alışlarına tanık olduk böyle güzel adamların.
 ''Benim sizlerden ricam tiyatroyu sevmenizdir.'' Erol Günaydın



14 Ekim 2012 Pazar

Napıcaz Be Kamil?

Orada petrol vardı, gittik aldık. Demokrasi yok dediler gittik götürdük. Paraları bitmiş dediler verdik. Ortam yavşamış dediler gerdik. Kimse de demedi ki ''kardeşim bu dünyanın hafiyesi siz misiniz?''
İmza: Yunaytıd Sıteys of Amerika

Biri Bizi Durdursun

Güldük, hep güldük. Dünyanın öküzlerin boynuzları üzerinde durduğunu düşünen insanlara, dünyanın düz olduğuna inanan insanlara durmadan güldük. Salaktı çünkü onlar bize göre ve biz, 21. yüzyılda tek tek çok zeki insanlarız. Sınırsız hayal güçlerimizle, bilgisayarlarımızdaki sınırları kaldırdık. Uzak coğrafyaların bilinmez insanlarına ulaşmamız yalnızca saniyelerimizi alıyor. Çok güzel telefonlarımız var artık. Öylesine ki, neredeyse ekrana bakınca aklımızdan geçen kişiyi arayacaklar. Hızlı arabalara biniyoruz ve istediğimiz her programı 1000 kanallı kara kutularımızda izliyoruz. Bilgilere ulaşmamız yalnızca saniselere bakıyor ve tanrısal bir güçle bağlanıyoruz Dünya'ya. Sesin içine öyle güzel gömülmüşüz ki ne sessizliği anlıyoruz, ne de çığlıkları duyacak halimiz var. En güzeli de Dünya'nın yuvarlak olduğunun ve öküzlerin boynuzlarında dönmediğinin farkındayız.
Saatlerimiz var mesela bizim. Zamanı gösteren. Zamanı görmekle yetiniyoruz biz artık. Zamanın içindekileri görmek zor geliyor. Koskoca bir yanılsamanın içinde, yadsınmış hayatlarımızla yalıtılmış hayaller kuruyoruz. Farklı coğrafyalarda, aynı zamanı yaşadığımız insanlar, yalnızca ''ötekiler'' bizim için. Açlık ve susuzluğun yaşandığı coğrafyalar, savaşı görenler, ölenler yalnızca 3 dakikalık bir haber ve 1 saatlik sohbet konusu bizim için. Pizza Kulesi'ni görünce Galilleo'yu hatırlayan insan sayısı şükür ki azaldı. Artık O'na dayanmış gibi fotoğraf çektirebilecek kadar yüksek bir perspektife sahibiz. Bu tanrının bir lütfu olmalı. 
Sosyolojik kuramlar neyse ki artık önemsiz. Nitekim Sartre ve Durkheim gibi aptalların değil de dahi siyasetçilerin söylediklerini dinlemeyi öğretti bize zaman. Farkında değiliz belki ama kendini bir bilinmeze emanet eden ve bu uğurda acı çeken belki de tek canlı türü olarak tarihe adımızı altın harflerle yazıyoruz. Sınırlarımız, dillerimiz ve dinlerimiz var bizim. Öldürmeyin emrini kendi dilimizdeki, dinimizdeki haliyle öğrenmeyi reddedenleri öldürerek zafere yaklaşıyoruz. Dilin neden var olduğunu unutup, herkesi kendi dilimizde konuşmaya zorlamak gibi muhteşem bir politikayla var ediyoruz egolarımızı. 
Birbirimizi anlamak gibi bir derdimiz yok artık. Ne de olsa kendimizi bile anlamıyoruz. Ben'lik sorunumuz olmaması da bir modern yaşam başarısı olsa gerek çünkü artık ortada ''ben'' de yok. Kendimizi siyasi kimliklerimizle, kazandığımız parayı bize getiren işlerle tanımlamak çok daha lezzetli geliyor. 
Şükürler olsun ki bilim ve sanat denen iki saçmalığın da artık Dünya'da gerekliliği ve geçerliliği yok, Einstein'ın dil çıkarmış fotoğrafının odamızdaki o güzel duruşunu saymazsak eğer. Öylesine muhteşem bir çağın çocuklarıyız ki, Dünya'yı öküzlerin boynuzundan alıp siyasilerin kravat düğümlerinin içine oturttuk. Ve siyaset denen o yapay kabullenişin, dinmek bilmez zehrin içine oturttuk zamanı. Sınırlarımız, dinlerimiz ve dillerimizle kendi güzel ve özgür Dünya'mızı yarattık. Ancak biri bizi durdursa iyi olur çünkü bir sonraki aşamada siyasilerin kravat düğümünden çıkan Dünya'nın nereye gireceği hala muamma.